22 Nisan, 2011

Edip Cansever'in bu şiiri fotoğraf albümlerime bakmak gibidir benim için

YAŞ DEĞİŞTİRME TÖRENİNE YETİŞEN ÖYLE BİR ŞİİR

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet´nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın "nereye" diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler´den Hisar´a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar´dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

Edip Cansever

Çığlık ya da Somewhere out there


Bir çığlık duyarsınız kimi zaman,çok uzaklardan gelir. Ama yakındır sanki bir o kadar. Uzatırsınız elinizi, oysa ne düş ne de gerçektir.

Çığlığı başkaları duymasa da bilirsiniz ordadır, çünkü siz inanırsınız ona...Çığlığın varlığına

01 Nisan, 2011

Bir İntihar

Odaya girdiğimde kendini sözcüklerden yaptığı halatla asmıştı. Hızla sözcükleri gevşettim. Kucağıma yığıldı. Kucağıma yığıldığında hala nefes alıyordu. Sözcükler odanın içine dağıldı. Kucağımda incecik bedeni hareketsiz öylece duruyordu. Günlerdir ondan haber alamıyordum. En sonunda evine gitmeye karar vermiştim. Bir dönem onda kaldığım için hala anahtarının biri bende duruyordu. Kapıyı açıp girdim. Kapıyı açıp…

Güneş batmak üzereydi. Nefes alıyordu ama kendinde değildi. Usulca yere bıraktım. Ambulans mı çağırmalıydım? İşaret parmağımla atardamarını kontrol ettim. Nabzı atıyordu. Odanın içindeki sözcükler benim de nefes almamı zorlaştırıyordu. Mutfağa gidip gaz ocağını kontrol ettim. Ölümünü kesinleştirmek için ocağı açık bırakmıştı. Serbest kalan sözcükler tehlikelidir her zaman. Ocağı kapattım. Pencereleri açtım. Sözcüklerin bir kısmı pencereden yol bulup boşluğa bıraktılar kendilerini. Odaya döndüm. Hala baygındı. Bütün pencereleri açtım.

Onu bu yola sürükleyen şeyi bulmak için odaya bir göz attım. Herşey yerli yerindeydi. Eskiden olduğu gibi. Onu bıraktığım günkü gibi. Her zaman düzenli olmuştur. Eşyaları ait oldukları yerden ayırdığında eşyaların mutsuz olacağına ve bunun da ona yansıyacağına inanırdı hep. Eskiciden beraber alıp kendi ellerimizle beyaza boyadığımız bir masa, iki sandalye-onlar da beyaza boyanmıştı- bir koltuk ve bir kütüphane. Salonun bir duvarı boydan boya kitap ve CD doluydu. O kitaplığı yapmak için, artık tek tük kalmış marangozları dolaşıp
artık tahta parçaları toplamıştık. Sonra onları da boyayıp duvara çakmıştık tek tek ve özenle.
Kitaplığa baktım, bütün kitaplar yerli yerinde, yazara ve isimlerine göre sıralıydı. Bir tane bile eksik yoktu. Öyleyse sözcükler, onu intihara sürükleyen sözcükler nereden gelmişti?

Güneş batmış, hava kararmaya başlamıştı. Mutfaktan bir bardak su alıp solgun yüzünü elime aldığım suyla sildim. Uyuyor gibiydi, yüzünde mutlu bir gülümseme yoktu. Mutsuzdu. Ama çok güzeldi, o her zaman çok güzeldi. Suyun kalanıyla saçlarını ıslattım. Bileklerini ovdum - bunu televizyonda biryerde görmüştüm- Solgun bedenini kucağıma alıp koltuğa bıraktım. Onu bıraktığım gün kadar güzeldi. Şimdi solgun görünen yanakları, her zaman bir kız çocuğu gibi pembeydi. Gözlerini görürdüm ona ilk baktığımda. Gözleri yüzüne göre çok büyüktü.(*) Gözleri sözcüklere sığmayacak kadar güzel ve büyüktü.

Biraz daha kilo vermişti sanki, son zamanlarda biraz sıkıntılı olduğunu duymuştum. Arada sırada telefonda konuşurduk. Bir ajansa metin yazarı olarak kabul edildiğini, bir dergide de editörlük yaptığını, yavaş yavaş kendini toparladığını anlatmıştı son görüşmemizde. Onu terketmeme rağmen beni affetmişti. Oysa ben hala kendimi affetmemiştim.

Gözleri her zaman sözcüklere sığmayacak kadar kadar güzel ve büyüktü. Olduğum yerde, elim kolum bağlı, sadece onu izliyordum. Gözleri yarı açıldı.

- İyi misin? Neden yaptın bunu?

Kurumuş dudaklarını zorla araladı.
- Bilmiyorum. Yaşıyor muyum hala?

Mutfaktan bir bardak su getirdim. Başını elimle arkadan destekleyip hafifçe başını kaldırdım. Dudaklarını ıslatacak kadar su içti. Başını bıraktım.

- Evet.

- Sözcükler nerde?

- Bıraktım hepsini. Neden sana zarar vermelerine izin verdin? Hala aklım almıyor.

- Böyle olacağını tahmin etmemiştim. Yani yaşamayı. Uyumak istiyorum.

Olduğu yerde kıvrılıp anne karnında duruş pozisyonu aldı. Başını kollarının arasına aldı.

Ne yapacağımı bilemedim. Öylece kalakaldım. Üşümeye başlamıştım. Pencerelerin açık unuttuğumu farkedince önce odayı ve mutfağı kontrol ettim. Bütün sözcükler uçup gitmişti.Pencerelerin hepsini kapattım. Tavandan aşağı asılı duran ipi yerinden çıkardım. Halatın bazı yerleri parçalanmıştı. Bazı sözcüklerin arasındaki boşluklar dikkatimi çekti. Eksik sözcükler tavana asılı kalmıştı. Onları toplamak için sandalyelerden birini çektim.

Kapı çaldı, açmadım. Sözcükleri bir bir toplamaya başladım.

“Ben senin aklındayım. Hangimiz daha gerçek? Sözcükler mi, ben mi? “

Kapı tekrar çaldı, açmadım. Sonra bir anahtar çevirme sesi. Koltuğa doğru yaklaştım. Onu son bir kez kokladım. Yanağından öptüm. Gözlerine son bir kez baktım.

Gözlerine dokundum. Kapı açıldı.

En yakınımdaki pencereyi açtım. Kendimi boşluğa bıraktım. Sözcükler hala avucumdaydı.

Temmuz 9-10, 2008

Başlıksız

Bazı sözcükler diğerlerini gizler

W. Shakespeare